27 Şubat 2011 Pazar

Nihat Kahveci - Gol atmayı unutmak düz koşuyla avunmak !


Nihat Kahveci..Sanırım ben bu yazıyı yazarken o düz koşu yapıyor veya uyuyor. Aslında herşey küçükken başlamıştı. Çubuklu formayla izlemiştim onu ilk kez. Küçüktü, ordan oraya-ordan oraya koşuyordu. Top ayağına geldiğinde heyecanlanıyordum, gözlerimi ona kilitliyordum ve ayağından çıkacak mermiyi bekliyordum. Öyle ya, mermi gibi şutları vardı Nihat'ın. Sağ kanattan gelir atardı golünü giderdi tribünün önüne, yatardı. Hani o meşhur gol sevinci var ya. Yenildiğimiz bir maçtan sonra '' Kahveci adam gol mü atcak yaa? '' şeklinde bir tepki vermişim sanırım. O kadar bağlanmıştım ki mahallede top oynarken bile '' Nihat! Nihat ! '' diyordum kendime. 2001 yılında Real Madrid'den teklif gelmişti ona. Gitmemişti, çünkü orada şans bulamayacaktı. Sevindik, çok sevindik. Nihat'ımız bizimle kalacaktı. Ta ki onu A takıma alan Toschak 2002 senesinde onu tekrar isteyene kadar. Artık siyah beyaz çubukluyla tanıdığım Nihat mavi-beyaz çubuklu forma giyecekti ve biz onu NTV'den izleyecektik hani o sadece 45 dakikayı gösteren skorboarddan hani maçı sonradan açtığımızda ''Dakika kaç lan 45 yazıyor ama 6 gol olmuş'' dediğimz skorboardda artık Nihat'ın golleri yazacaktı. İlk sezon onu heyecanla bekledim fakat o tam gelemedi, ya sonradan oyuna giriyordu ya da hiç girmiyordu. Ve gittikçe ona olan hayranlığım azalıyordu. İkinci senesinde kulübe mapushanesinden firar edercesine başladı futboluna yanındaki arkadaşı Kovacevic ve onu izlemek büyük bir keyifti.






Nihat yavaş yavaş büyük bir oyuncu oluyordu. La Liga'nın sayılı forvetlerinden olmak için başlattığı yürüyüşte ilk adım orasıydı. Bol gollü bir ikinci seneden sonra üçüncü senesine de müthiş girdi Nihat, hatta öyle bir sezon geçirdi ki 2004 yılında İspanya'da yılın futbolcusu seçildi. Mahalle maçlarında ismi daha sık duyulacaktı, daha fazla çocuk kendine Nihat diye hitap edecekti ve öyle topa vuracaktı artık. Nihat için herşey mükemmeldi gol krallığının sınırlarını zorluyordu. Bu 3 sezon sonunda Ronaldo ile beraber 50 gol barajnı aşan tek isimdi. Nihat için asıl talihsizlik 4.sezonunda başladı. Yine iyi başladığı bir sezonda şanssız bir şekilde sakatlanarak sezonu kapadı. O günler Milliyet gazetesinde bir röportajı vardı. Babamla beraber okuyorduk gazeteyi çok duygulanmıştım. Nihat röportajında ''Türk halkının benim için duat etmesini bekliyorum.'' diyordu. O an dönüp babama sordum ''Baba dua nasıl ediliyor ?'' diye, o da bana gösterdi ve defalarca dua ettim resmine bakıp, iyileşsin de tekrar NTV'ye çıksın diye.  Sakatlığını tamamen attıktan sonra Sociedad onun kontratını yenilemedi ve o da Villarreal'e gitti. Artık o sarı forma için ter dökecekti. Villarreal ile çok iyi bir başlangıç yaptı İspanya futbolunda doruk noktasına çıkmaya başlamıştı tekrar. İlk sezonunda Eto'o nun ardından gol krallığında ikinci oldu ve bizi sevince boğdu. Onun birgün geri dönüp İnönü çimlerinde yere yatıp tekrar parmağını sallayacağını biliyordum. Sonraki sezon Villarreal'de de çok şanssız bir sakatlık geçirdi. İşte kariyerinin çöküşü burada başladı. Sonraki senelerde kendini bir türlü toplayamadı. En formda dönemi Milli takım'a mucizevi zafeler kazandırdığı Avrupa Şampiyonasıydı. Tüm Beşiktaşlılılar o attıkça sevindi, sevindi de sevindi. Ve beklenen an 2009-2010 sezonu transfer döneminde gerçekleşti. Nihat yuvasına dönmüştü. Mermi gibi şut atan çocuk yeniden İstanbul'daydı. Onun transferini ilk öğrendiğimde yurt dışındaydım ve evi birbirine katmıştım hatırladığım kadarıyla. Ne milyon dolarlık yıldızlar ne de Nihat'ın formsuzluğu hiçbirşey ifade etmiyordu sadece 4.5 milyon euro karşılığında yuvasına dönmesinin keyfini yaşıyordum. Bir an önce izlemek istiyordum onu siyah-beyaz formayla o kadar yıldan sonra. Beşiktaş'a transferinden sonra askerlik sornsalı çıktı Nihat'ın hepimiz 46 gün saydık ona kavuşmak için ve nihayet Nihat askerliğini tamamladı. Heyecanlıydık. Hepimiz Nihat'ın ilk maçı için televizyona kilitlendik. Acaba gol atar mı ? Atarsa kapalının önüne yatıp parmağını sallar mı ? diye düşünüyorduk, beynimizi kemiriyordu bu düşünceler. Nihat ilk maçına çıktı,çok heyecanlıydı bu her halinden belliydi. İlk gol pozisyonunu kaçırdı. Olsun Nihat dedik. İkincisini kaçırdı yine olsun Nihat dedik üçüncüsünü kaçırdı artık yorum yapma gereği duymuyorduk. O Nihat'tı. Zamanla Nihat çok maça çıktı fakat bir eksiklik vardı. Nihat sahaya çıkıyordu ama gol atamıyordu. Birşey vardı. İlk zamanlarda  ''Beşiktaşın çocuğu'' diye çağırılan Nihat tribünlerin gözünde medyanın da yoğun çabalarıyla ''onun bunun çocuğu'' oldu. O, bu formsuzluğunu askere gitmesinden dolayı yeteri kadar sezon öncesi hazırlık yapamamasına bağlıyordu fakat kimse inanmıyordu, inanmak istemiyordu. Nihat herkesin gözünde yavaş yavaş küçülüyordu insanlar onun durumunu büyük umutlarla alınan yıldız bir futbolcunun fos çıkması diye geçiştiriyorlardı büyük umutlarla alınmıştı fakat milyon dolarlık bir yıldız asla olamazdı o hep küçük bacaklarından mermi gönderen çocuktu aslında. İlk sezonunu ancak 5 golle tamamlayabildi. Zaman zaman ıslıklandı zaman zaman kapalı alttaki cefakar grup tarafından çiçek hediye edildi ona. Yeni sezona mutlaka müthiş bir başlangıç yapmak istiyordu Denizli'nin ardından gelen Schuster ile. ''Bu sezon benim için çok farklı olacak'' diyordu röportajında. Bu camiaya borçlu olduğunu biliyordu. İlk sezondaki hayal kırıklığının ardından yeni sezona mükemmel başladı. 3 maçta tam tamına 5 gol attı hatta o meşhur gol sevincini bile yaptı. 



Özlenen Nihat dönüş sinyallerini veriyordu. Müthiş giden Nihat'ın bu sezon önünü kesen şey ise Schuster'in rotasyon merakı oldu. Güzel  bir form tutmaya başladığı zamanlarda yerini Nobre ve Bobo aldı. Nihat bir kaç haftada olsa kulübeye mahkum kaldı. Kulübe onu çok değiştirmişti, adeta futbola küstürmüştü. Gençliğindeki gibi dinamik oynayan, kıpır kıpır koşan Nihat yerini koşmayan, gol atamayan bir Nihat'a bırakmıştı. Beşiktaş taraftarında meşhurdur. İki maç gol atan adam kral, iki maç gol atamayan adam da soytarı ilan edilir. Ha işte Nihat öyle biriydi taraftarın gözünde. Sanki yetiştiği yer, herşey unutulmuş sadece geçen sezon yakaladığı kötü form konuşulur olmuştu. Nihat Schuster'den aldığı şansı yine iyi kullanamadı. Nihat iyi kullanamayınca taraftar kudurdu. Her gol atamadığı maç, koştuğu mesafeye verdiği emeklere, formasındaki tere bakılmaksızın ıslıklandı. Sonraki maçta 2 gülle kalbi alınmaya çalıştı. Asla küsmedi taraftara, onu tribüne çağırmadıklarında efendi gibi ısınmaya devam etti, çağırıldığında ise en kralından bir oley çekti. En son golünü Porto'ya yolladı. Ne füzeydi ama tam bir Nihat golüydü. İlker Yasin bile öyle şaşırdı ki goool diye haykıramadı ekran başında. Nihat derin bir nefes aldı. Geldiğinden beri bir elin parmakları kadar gol atan Nihat en kritik anda yollamıştı füzesini. Tam toparlanıyor, özgüveni artacak derken sakatlandı. Sakatlığından beri medya onu bir kenara attı. Tıpkı sümüğünü sildikten sonra attıkları selpaklar gibi. Gelen yıldızlar ve harcanan paraların altında kayboldu gitti Nihat. O hala Ümraniye'ye gelip düz koşu yapıp gidiyor. Gol atamadığı için onu bir kenara atanlar da yıldızlarıyla oynuyor, takımın eriyişini seyrediyor bir de. Oysa Nihat gelseydi, giyseydi formasını çıksaydı sahaya demeye başladığımanda hoop diye araya giriyor biri. ''Ee Almeida ne olacak o zaman?'' diye soruyor. Ben de boşver kardeş, saçmaladım haklısın diyorum. Düz koşuyu bırakıp sahalara dönersen eğer yıldızlarıyla oynayanları utandırmak için gel, benim için değil. Sakatlığından keyif alarak seni malzeme yapan medya için gel, benim için değil. Ama ne olur gel, uzan kapalının önüne salla parmağını be Nihat !








26 Şubat 2011 Cumartesi

Cenk Tosun - Mesutözilleştiremediklerimizden !




Son yıllarda gurbetçi futbolcular çok ünlü oldu ülkemizde. En başta Mesut Özil diyebileceğimiz çok sayıda gurbetçi ve onların milli takım tercihleri sp(k)or yazarlarının köşelerini doldurmaları için bulunmaz bir nimet oldu. Yaza damgasını vuran Mesut Özil'den sonra şimdi gözler Gaziantep'in devre arasında takıma kattığı Cenk Tosun'a çevrildi. Frankfurt altyapısından yetişmiş fakat orada şans bulamayacağını anlayınca ülkesinde şansını denemeye karar vermiş. Buraya kadar klasik bir gurbetçi hikayesi okudunuz. İşte asıl hikaye buradan sonra başlıyor. Transfer döneminde Galatasaray ve Gaziantepsor Cenk için kıyasıya yarışıyor şeklinde haberler çıktı. Cenk ise kalbinin Beşiktaş'ta olduğunu her fırsatta dile getirdi fakat Beşiktaş onu almak için hiçbir çalışmada bulunmadı. Gerçek ise sonradan ortaya çıktı. Tigana'nın gençleştirme politikası doğrultusunda takıma getirilen ve beğenilmeyen gençlerden birinin de Cenk olduğu anlaşıldığında biz taraftarlar ve yönetim kurulu için tam tamına bir yıkım oldu zannedersem zira bu genç adam Galatasaray'daki karışıklıktan ve bu yaşta daha çok pişmek istediğinden dolayı Gaziantepspor'un yolunu tuttu. Gaziantepspor Tolunay Kafkas ile yeni bir yapılanma içindeydi ve kaliteli bir kadro kurmuşlardı. Cenk makarnaya benzeteceğimiz Antep kadrosuna adeta domates sosu olup geldi. İlk 4 resmi maçında 4 gol ile adından sıkca bahsettireceğinin sinyalini vermişti. Hiddink'in gençleştirme ve yeni yapılanma politikası doğrultusunda özel görüşmeler yaptığı Cenk Türk Milli Takımı'nı seçti. Yeni bir Mesut Özil direkten mi döndü yoksa Türkiye kendi Mesut Özil'ini mi yaratacak bunu hep beraber göreceğiz fakat her röportajında Beşiktaş'a yakın olduğunu söyleyen Cenk için Serdar Adalı'dan hamle bekleyen çok Beşiktaş taraftarı olduğu bilinsin istedim. Çok bahsettin bu Cenk'den izleyelim bakalım dediğinizi duyar gibiyim. Buyurun video altta ;






NBA Takas Sezonu



NBA'in takas sezonları meşhurdur. Her sene deli gibi, çılgınca takaslar olur, fakat bu seneki takaslar adamın aklını alıp götürecek cinsten takaslar. İlk bakışta Deron Williams ve C.Anthony büyük takaslar olarak göze çarpıyor.

1. New York Knicks ile Denver Nuggets arasında gerçekleşen dev takasta Carmelo ile birlikte efsanevi oyun kurucu Chauncey Billups, power forvet Shelden Williams, oyun kurucu Anthony Carter ve forvet Renaldo Blackman da Knicks'li oldu. İlk beşinden iki oyuncuyu kaybeden Denver Nuggets ise Knicks'ten forvet Wilson Chandler, oyun kurucu Raymond Felton, forvet Danilo Gallinari ve pivot Timofey Mozgov'u kadrosuna dahil ederken, 2014 NBA Draftı birinci tur seçim hakkının yanısıra New York'ta bulunan Golden State'in 2012 ve 2013 ikinci tur seçim haklarının yanısıra 3 milyon dolar aldı.

Yorum :
Denver yeni takaslarıyla çıktığı ilk maçta Celtics gibi güçlü bir ekibi rahat yendi. Billups ile dış şutlarda etkili olmaya çalışan bir takımdı fakat Gallinari ve Felton ile Billups'ın yokluğunu hissetmeyecekleri çok açık.

2. Golden State Warriors, power forvet Brandan Wright ve pivot Dan Gadzuric'i New Jersey Nets'e gönderirken eski oyuncusu olan power forvet/pivot Troy Murphy'i aldı.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Donetsk'li Schuster ?



Dün Schuster hakkında bir yazı yayınlamıştım fakat ne kadar asi, ne kadar aykırı bir adam olduğundan fazla bahsetmemişim gibi geldi nedense. Henüz çok gençken Nou Camp'da attığı golden sonra basın mensuplarına el hareketi çekmesi mi ? Beşiktaş'da antremanda gazetecilerle tombala oynaması mı ? Yoksa Kiev maçının hazırlıklarında Kiev stadında Shaktar atkısı takması mı ? Normalde kısa yazılar yazmayı sevmem ama bu güzel hareket az ve öz anlatılmalı diye düşündüm. Umarım Kiev'liler ilk maçta taraftarın hazırladığı Shaktar pankartını görüp ateşlenmemişlerdir çünkü eğer öyleyse bu sefer ki ateşi durdurmak zorlar, baya zorlar. Oley oley oley Bernd Schuster !

Alex De Souza 10 ! Yiğidi Öldürmeyelim De Hakkına Sonra Bakarız !



Alex De Souza. Bir kaptan. Ezeli rakibimizin kaptanı aslında,kötü biraz yok baya kötü. Onun ismini ilk kez Kanal D spor haberlerinde duymuştum. Fenerbahçe peşinden günlerce koşmuştu sanırım, hatta transfer yılan hikayesine dönmüştü. Gelecek mi- gelmeyecek mi derken yine aynı spor haberleri üstüne basa basa söyledi. ''Transferi yılan hikayesine dönen Brezilyalı Alex sonunda Fenerbahçe'de !! ''. ''Ne var lan bu adamda bu kadar, sanki bir yıldız almışlar, sanki şişman Ronaldo'dan daha iyisini almışlar da seviniyorlar bu kadar.'' diyordum kendi kendime. Futbola ilgim yeni yeni artıyordu. Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası derken yavaş yavaş bir futbol hastası olma yolunda ilerliyordum haliyle Ronaldo, Ronaldinho ve onların gölgesinde kalmış süper zeka Zidane'larla büyüdük. Alex'i duyunca şaşırtmıştık. İlk sezon bu çocuk oynamaya başladı, o zamanlar futbolda sadece gol ve güzel paslar dikkatimi çekerdi. Bu adam da hemen dikkatimi çekmişti. Beşiktaşlıydım ama 100.yıldan sonra ayağı kaydırılan Beşiktaş'ımda ipi göğüsleyen Sergen'den sonra böyle bir adam izlemek gözlerimin pasını silmişti elbet. Baktık adam ilk senesinde takımı şampiyon yapıyor, baktık adam ikinci senesinde gol kralı oluyor, baktık üçüncü senesinde kaptan oluyor. ''Neymiş arkadaş bu Alex?'' lafını kendime daha çok sormaya başlıyordum. Centilmenliği, profesyonelliği ve Lugano'dan alıştığımız çirkef Fenerbahçe futbolunu bu adamda bulmak için, bu adama bok atmak için çok uğraştım, hep bir açığını aradım ama yok abi valla yok. Sonunda bir Fenerbahçe maçına gitme şansım oldu Şeref Bey'de. Alex yine atmıştı tabii ilk golü. Biz de bir gol bekliyorduk, Serdar Özkan attı sevindik-mevindik. 5 dakika sonra yine bizim Alex atmaz mı golü ? ''Ulan Alex Ulan Alex'' cümlelerinin ardından küfürler de geldi. Sonra bu Alex bir korner kullanacakken yanından geçen bir pet şişeye bakıp kendini yere attı. ''Bu muydu lan Alex?'' diye sordum o profesyonel adam çirkef dediğimiz Lugano'dan bile karaktersiz bi hareket yaparak yere yuvarlandı oracıkta, Beşiktaş çok bastırıyordu oyunu soğutmam lazımdı falan hikaye. Yapmayacaktı olm onu, o adam yapmayacaktı. İşte o an dedim ''Bu tam Fenerbahçe'li olmuş !''. Sonrasında da görmedim başka bu tür hareket ondan ama o hep aklımın bir kenarında duruyordu. Neyse bu yine maçı aldı, sonra daha çok maç aldı tabii. Etkisiz kaldığı tek maç Fink'in ona yapıştığı maç sanırım. Evet öyle olsa gerek. Bu adamın Fenerbahçe ile eşdeğer bir güce sahip olduğunu yani Fenerbahçe olduğunu anlamayan veya anlamak istemeyenler o gittikten sonra yeni bir Alex bulurlarsa işte o zaman özür dileyeceğim. Alex sizin, ona iyi bakın.

22 Şubat 2011 Salı

Bernd Schuster ! E hani oleyler ?



Yaza yeni girmiştik, Mustafa Denizli'nin defansif futbolundan arınmayı, Yıldırım Demirören'in ise yaptığı her transferden sonra ağzından eksik etmediği egoist tavırları bekliyorduk yani transferler ve yeni bir sistem istiyorduk. Bir de bir adam çıkartmışlardı o aralar başımıza. Quaresma mıydı ? Hiçkimse onun yüzünden teknik direktör kim olacak, bizi kim yönetecek gibi soruların cevaplarının peşine düşmüyordu. Hani o Arsenal maçındaki rabonasıyla tüm Avrupa'yı kendine hayran bırakan, hani JM'nun Ronaldo'dan daha yetenekli olduğunu iddia ettiği o adam. İnanmadık tabii, dalga geçtik gelmez bu adam dedik. Neyse adam geldi sonra tabii geliş o geliş oldu. Peki konu bu mu tabii ki hayır ? Konumuz Schuster, yani sarı melek yoksa Real Madrid'i şampiyon yapabilen tek teknik adam mı demeliydim ? Schuster teknik direktörlüğe geldiğinde hepimiz bir Magath, bir Benitez bekliyorduk belki de. Kariyerindeki en büyük başarısı Real Madrid'i şampiyon yapmak olan bu adamı listeye alan adamların sayısı kapalıda setteki abilere oturacağı yeri soran adamlardan da azdı belki. Geldikten sonra ilk basın toplantısındaki başarıya aç tutumu, neşeli tavırları birazcık da olsa umut bağladı bizlere derken iki üç gün sonra açıklanan Quaresma transferi Schuster'in aslında pek de kötü bir tercih olmadığını yavaş yavaş empoze ediyordu herkesin kafasına. Beşiktaş'ta bir değişim vardı, bu açıkça belli oluyordu. Yavaş yavaş hedef de değişiyordu, lig değil Avrupa Kupası idi bu sezonki hedef, taraftarlar Dublin gidiş-dönüş bilet araştırmaya bile başlamıştı, fakat bunun için ilk önce ön elemeleri geçmek gerekiyordu. Ön elemeler Plzen deplasmanı dışında rahat geçti desek abartmış olmayız. Quaresma ve onun yanına getirilen dev maestro Guti yavaş yavaş takıma alışıyordu, takım Schuster ile beraber iyi bir hava yakalamıştı ve yararlı bir kamp programı geçirmişti. Avrupa'da da gruplara kalabilmişti, bir hayal başlamıştı. Lig de bu sıralar başlamıştı, fakat Schuster ligi pek sallamıyordu. Rakipleri analiz etmiyordu, kafasında sadece Avrupa vardı. Schuster'in bu tutumu medya ve taraftarlar tarafından çok eleştirildi İBB mağlubiyeti ile başlayan bu ciddiyetsizlik Gaziantep maçında yaşanan puan kaybına kadar sürdü, fakat bu sadece bir başlangıçtı. Beşiktaş Avrupa'da çok iyiydi evet kendi sahasında bireysel hatalardan dolayı kaybettiği Porto'ya deplasmanı cehennem etmişti. Schuster Avrupa'ya olan ciddiyetli tutumunu açıkca hissettiriyordu. Porto'nun ardından ikinci olarak gruptan çıkabilmişti üstelik. Umut giderek artıyordu taraftarlar havaya girmişti. Devre arasında Schuster ile başlayan yıldız yağmuru Simao, M.Fernandes, Almeida gibi üç Portekizli star ile devam etti. Taraftarlar bu isimlerin ana hedef olan Avrupa'da oynayamayacak olmasına karşın iyice havaya girmişti. Liderle oluşan 14 puanlık fark ve Schuster'in ciddiyetsizliği bile şampiyonluk umutlarını katledemedi taraftarın içindeki. İkinci yarı Beşiktaş için çok güzel başladı takım iyi de bir kamp geçirmişti. Bucaspor karşısındaki farklı galibiyet ve Trabzonspor'u kupadan saf dışı etmek bunun en büyük kanıtıydı. İşte bu dakikada hakem hataları, verilmeyen goller ve puan kayıpları başlamıştı. Sorun Beşiktaş'ta veya Schuster'de değildi. Ankaragücü maçına kadar herşey normal karşılandı fakat Ankaragücü maçındaki hatalı oyuncu tercihleri ve devre arasındaki bağrışmadan sonra gelen o yumruk olayı Schuster'in otoriteyi sağlayamadığına ve başarısız olmaya doğru gittiği şeklinde yorumlandı. Kiev maçı ile hem taraftar hem Schuster gerçek hedefine dönmüş oldu takımın üstündeki kazanamama serisi ve iç sorunlara rağmen insanlar Kiev maçından mutlaka bir galibiyet hatta gol yemeden gelecek bir galibiyet bekliyorlardı. Nitekim Beşiktaş duran toplardan 4 gol yedi ve mücadele etmeyen bir futbol ortaya koydu, ana kahraman Schuster hatalı oyuncu değişiklikleriyle mağlubiyette etkili de oldu tabii. Maç sonrası verdiği demeçler medyanın Schuster düşmanlığını iyice kabarttı. Bu düşmanlık taraftarlara da yansıdı ve Schuster konusunda taraftar ikiye bölündü. Fenerbahçe maçında sahaya çıktığında yeni açık'taki bilinçsiz kitle tarafından ıslıklandı. Maç da o ıslıklar kadar talihsiz başladı fakat Beşiktaş sanki ayağa kalkıp güneşe yürürcesine galibiyeti sağladı Schuster'in sistemi işe yarıyordu. '60'ların futbolunu' sergilemeyen Fenerbahçe karşısında Almeida ve Ferrari'nin bireysel hataları sayesinde yine maç gelmedi. Peki Schuster'e şimdi ne olacak ? Her fırsatta medyayla dalga geçen ve ilgisizliğiyle göze çarpan bu sarı melek bu takımı ayaklandırabilecek mi ? Defans futbolundan beyni sulanmış Beşiktaş taraftarlarına sürekli saldıran o Beşiktaş'ı tekrar izlettirebilecek mi ? Aslında Ferrari'nin boku bokuna atılması ve Hilbert'in Şevçenko'ya kafa vurdurması Schuster'in suçumu diye de düşünmeden edemiyor insan. Ligde zaten insanüstü bir seri ile şampiyonluktan uzaklaşmak kaçınılmazdı fakat Schuster'in kalesi olan Avrupa'daki Kiev hezimeti Schuster ve destekçilerinin elini kolunu bağladı fakat o hala elenmek kelimesini ağzına almamıştı çünkü onun kitabında elenmek yoktu. Bu melek Getafe ile Barcelona'yı yine benzer skorlara rağmen elemişti, o bunun için sıradan bir skordu ve çevirebileceğine dair inancı tamdı. Fakat Schuster'in kartındaki yazıya kadar her ayrıntısını başlık yapan ve onu eleştirmek için her fırsatta bir delik arayan basın bundan habersizdi veya habersiz görünme çabası içindeydi. Şuan ise Demirören kararlı görünüyor. Del Bosque ve Rıza'ya olan sabredememe politikasını bir kenara fırlatıp olanları uzaktan izliyor ve düşünüyor. Acaba Schuster gerçekten bir kurtuluş mu ? 15 sene şampiyonluk bekleyen Beşiktaş taraftarı dünya yıldızlarıyla dolu kadroyu şampiyonluk umudu olmadan 1 sene boyunca bekleyebilecek mi gerçekten bu da başka bir merak konusu. Kazanılan prestijin yanında elde edilen kötü form kafasındaki futbolu çeşitli merciler tarafından sahaya yansıtamamış olan bir meleği idam etmek için fazla önemsiz hem de çok fazla. 1 sene rica ediyorum herkesden kupalı olmasa da olur yeter ki inançla süslenmiş bol mücadeleli bir sene olsun.

OLEY OLEY OLEY BERND SCHUSTER !